Bugün size sonunda bir film yorumlaması ile geldim. Ama baştan bir itirafta bulunmam gerekiyor: Shakespeare’in bir eserini bile başından sonuna kadar okumadım. Ama nedense liseden beri ileride evde kurmayı hayal ettiğim o büyük kütüphanede mutlaka olmasını isterdim. Çünkü metinlerinden bazı pasajlara denk geldiğimde çok etkileniyordum: Bir insan sevdiğine nasıl bu kadar büyülü bir şekilde seslenebilirdi?
Shakespeare’in metinlerinde aşk neredeyse her zaman acıyla iç içe. Ayrılık, yalvarış, imkânsız bir aşkı mümkün kılmaya çalışma, kaderle kavga etme… Bu temalar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor ama her defasında başka bir yüzle. Bu yüzden ben Shakespeare’i hiçbir zaman yalnızca bir yazar olarak görmedim. Bana hep kendi yaşadıklarını farklı karakterlerin bedenlerinde yeniden sahneye koyan, içindeki duyguları tiyatronun diliyle dünyaya anlatmaya çalışan biri gibi geliyor. Belki de sanatın en güçlü tarafı buydu: İnsan acısını ifade edemediğinde onu bir hikâyeye dönüştürüyordu.
UYARI!
Filmi izlemeyenler için küçük bir spoiler uyarısı!
Bir Çocuğun Ölümü, Bir Eserin Doğuşu
Shakespeare’i bu kadar anlatmamın bir sebebi var. Çünkü izlediğim Hamnet filmi aslında Shakespeare’i anlatmıyor. En azından doğrudan anlatmıyor. Film daha çok onun hayatındaki büyük bir kaybın etrafında dolaşıyor.
William Shakespeare’in tek oğlu olan Hamnet Shakespeare henüz 11 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Shakespeare’in daha sonra yazdığı en ünlü trajedilerden biri olan Hamlet ise bu ölümden birkaç yıl sonra ortaya yazılmıştır.
İlginç olan şu ki o dönemin İngilizcesinde “Hamnet” ve “Hamlet” isimleri aslında aynı ismin farklı yazımları olarak kabul ediliyormuş. Bu yüzden edebiyat tarihçilerinin bir kısmı Hamlet karakterinin bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde Shakespeare’in kaybettiği oğlunun gölgesini taşıdığını düşünüyor.
Filmde Beklemediğim Detaylar

Yeni bir filme ya da tiyatroya giderken spoiler yememeye çok dikkat ederim. Hatta çoğu zaman önden filmin konusunu bile okumam, mümkünse fragmanını izlemem. Hamnet’e giderken de aynı şeyi yaptım ve o kadar hazırlıksız gittim ki filmin başrolünde Shakespeare olduğunu bile bilmiyordum. Filmi Shakespeare’in Hamlet eserinin bir uyarlaması sanıyordum. Hatta oyuncunun Shakespeare’e olan benzerliğini bile göz ardı etmişim.
Film boyunca başrole adıyla pek hitap edilmemesi de beni haklı çıkarıyordu. Ta ki bir sahnede eşi ona “William” diye seslenene kadar. İşte o anda taşlar yerine oturdu ve izlediğim hikâyenin Shakespeare’in hayatından bir kesit olduğunu anladım.
Filmin ilk yarısında içimden geçen ilk şey şu oldu: Ben gerçekten uzun zamandır sinemada böyle bir film izlememiştim. Çünkü vizyona giren filmlere baktığımızda hep aynı koleksiyonu görüyoruz. Saçma bir korku filmi, kalitesiz bir Türk komedisi, bir animasyon, bir tane de vasat yabancı bir film. Hamnet ise onlara nazaran çok daha sakin, çok daha derin bir yerde duruyordu. Gerçi günümüzde birçok insanın sinemaya gitme sebebi de derinlikten oldukça uzak ya, neyse…
Filmin atmosferini bu kadar etkileyici yapan noktalarından biri de filmde çalan “On the Nature of Daylight” parçası. Yazıyı okurken dinlemek isterseniz buraya bırakıyorum…
Max Richter’ın bu bestesi, sinema dünyasında adeta yasın ve geri dönüşü olmayan anların müziği haline geldi. Daha önce Arrival, Shutter Island ve The Last of Us gibi yapımlarda da kullanılmış olan bu melodi, insanın içinde açıklaması zor bir hüzün bırakıyor. Müzik başladığında sahnede ne olduğundan bağımsız, izleyici bir kaybın yaklaşmakta olduğunu hissediyor.
Neyse mısırlarınız bitmeden filme geçelim… Filmin başlangıcında William ve Agnes’in tanışma hikâyesini izliyoruz. Açıkçası sosyal medyada gördüğüm yorumlar yüzünden bu tanışma hikâyesinin çok daha dramatik olmasını bekliyordum. Büyük bir aşk, imkânsızlıklar, uzun mücadeleler… Ama film bu ilişkiyi çok daha sade bir şekilde anlatıyor. Agnes kısa süre içinde hamile olduğunu öğreniyor ve ardından evleniyorlar. Bu bir aşk evliliği ama aynı zamanda hayatın doğal akışı içinde gelişmiş bir karar gibi de hissettiriyor.
Taşıdığımız Yaralar Kime Ait?

Öncelikle sizinle filmin beni en çok düşündüren taraflarından biri hakkında konuşmak istiyorum. Ki bu kısım aslında olay örgüsünü şekillendiren en büyük etmen: William’ın ailesi. Filmde geleneksel bir anne figürü ve oldukça sert, öfke problemleri olan bir baba görüyoruz. Baba karakteri William’ın kendisine fikir beyan ettiği ya da en küçük bir itirazının olduğu hemen her durumda onu tokat atarak susturuyor. – Bu sahneleri izlerken insan ister istemez şunu düşünmeye başlıyor: Acaba bir insan buna ne kadar dayanabilir ve geleceğinde yaşadıklarının ne kadarı çocukluk travmalarının bir yansımasıdır? –
William’ın sessiz ve geri planda duran hali sanki yıllardır süren bu düzenin bir sonucu gibi. Çocukluğundan beri böyle gelmiş olacak ki konuşmaktan çok içine atmayı, duygularını sadece yazarak ifade etmeyi öğrenmiş. Hatta bazı sahnelerde içine attığı o çığlıklar gün yüzüne çıkıyor masasını yumruklayıp karaladığı kağıtları parçalıyordu.
Belki de bu yüzden yazıları bu kadar büyüleyici. Zaten gerçekte de böyle değil midir? Hem en güzel hem de en zor özelliklerimizin çoğu ailemizle yaşadığımız deneyimlerin etkisiyle ortaya çıkıyor. Bunu aileleri suçlamak için söylemiyorum. Aslında çoğu ebeveyn kendi çocukluklarından taşıdıkları yaralarla büyümüş insanlar. Çoğu bizden çok daha sert, çok daha sarsıcı bir dünyada büyüdüler. Çocuk büyütmek onlar için bazen kendi hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir alan, bazen de farkında olmadan kendi yaralarını yeniden sahneye koydukları bir yer.
Hiç yokken seninle var olmuş bir canlıya, yaşayamadıklarını zorla yaşatmaya çalışmak ya da kendi yaşadıklarını tek doğru yolmuş gibi görmek… Tüm bunların ne kadar yanlış olduğunu çoğu ebeveyn fark etmiyor bile. Böylece nesiller boyunca görünmez bir mirası taşıyoruz.
Sanırım artık bir şeyler değişiyor. Nesiller ilerledikçe geçmişe daha kırgın ama aynı zamanda farkındalığı da çok daha yüksek insanlar görüyorum. “Ben bunu kendi çocuğuma yaşatmayacağım” diyenlerin sayısı giderek artıyor. Artık elimizin altında sayısız kaynak var; insanlar kendi yaralarını görüyor, onları anlamaya ve iyileştirmeye çalışabiliyor.
Belki tamamen iyileşmek mümkün değildir ama en azından taşıdığımız yükün farkına varabiliriz. Hayat akıp giderken kucağımızda taşıdığımız tecrübelerin acı olanlarını birer birer yolun kenarına bırakmayı başarabilirsek, ileride bizi bekleyen o küçük canlıya güzel bir hayat sunabiliriz.
Peki William kendisine miras kalan bu sessiz acılarla nasıl baş etmeye çalışıyordu?
William hayata tutunmak için başka bir yol arıyordu. Bu yol belki de onun için mesleğiydi. Babası öğretmenliği değersiz bir meslek olarak görse de William çocuklarla vakit geçirmeyi, onlara şefkat göstermeyi seviyordu. Çünkü bazen insanlar kendi çocukluklarında alamadıkları sevgiyi başkalarına vererek iyileşmeye çalışırlar. Bir anlamda eksik kalan şeyi başkasına sunarak kendilerini onarmaya çalışırlar.
Ama yine de şu çok netti: William henüz tam olarak iyileşmiş biri değildi. İyileşmek dediğimiz şey sandığımız kadar kolay değil zaten ve iyileşmeyen her yara bir gün başkalarına da zarar verir.
Veba Çağında Bir Kadının Hikâyesi

Tarihsel olarak Shakespeare’in eşi Anne Hathaway olarak bilinse de dönemin bazı belgelerinde onun adı Agnes olarak geçer. Bu yüzden Maggie O’Farrell tarafından yazılan ve filme ilham veren Hamnet romanında karakter Agnes adıyla anlatılır.
Romanda Agnes doğayla iç içe yaşayan, insanların dertlerine şifa arayan, sezgileri güçlü bir kadın olarak tasvir edilir. Ama onun da hayatı kolay değildir. Küçük yaşta annesini kardeşinin doğumunda kaybetmiş, yalnızlığı erken öğrenmiş bir kadındır.
Belki de Agnes’in yarası da buydu: ölüm. Aslında bir neslin en büyük korkusu buydu çünkü Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgını milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, İngiltere’de nüfusun neredeyse beşte birini yok etmiştir. Veba çıkan evlerin kapılarına kırmızı haçlar çizilir, kapıların üzerine “Tanrı bize merhamet etsin” yazılırdı. İnsanlar hastalığın kötü kokulu bir havadan yayıldığını düşündükleri için yanlarında çiçekler ve baharatlar taşır, doktorlar gagaya benzeyen maskelerin içine lavanta ve biberiye koyardı.
Shakespeare’in eserlerinde ölüm temasının bu kadar güçlü olmasının sebebi belki de buydu. Örneğin Romeo and Juliet oyununda trajedinin gerçekleşme sebebi bile veba karantinasıdır. Romeo’ya Juliet’in aslında ölmediğini söyleyen mektubu götüren rahip karantinaya takıldığı için mektup yerine ulaşamaz ve Romeo Juliet’in öldüğünü sanarak trajik son gerçekleşir.
Cesur Hamnet’in Son Nefesi

Babasını Londra’ya yolcu ederken “Cesur olacağım baba, çok cesur olacağım.” demişti Hamnet. William’ın gözlerinde hem kendi hem de oğlu için duyduğu gurur vardı. “Başardım” diyordu sanki, “ben oğluma bir tek sevgiyi miras bırakıyorum.”
Hamnet’in ikizi Judith veba salgınına yakalandığında sanki Hamnet de hastalanmıştı. Onun gözleri önünde eriyip bitmesine katlanamıyordu. Cesur olacağına söz vermişti babasına. Sanki son bir nefesi kalmış gibi öylece yatan Judith’in yanına sokuldu: “Al kardeşim, nefesim senin olsun”. Judith, Hamnet’in nefesi ile şifa bulmuştu. Hamnet’in küçük bedeni ise hayattan zorla koparılıyormuş gibi çırpınarak can verdi.
Hamnet’in ölüm sebebinin gerçekten veba olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Ama birçok tarihçi bunun güçlü bir ihtimal olduğunu düşünüyor. Bir başka ihtimal daha var ki insanın içini daha da burkuyor: Shakespeare o sırada çoğunlukla London’da çalışıyordu, ailesi ise Stratford kasabasında yaşıyordu. Bu yüzden bazı araştırmacılar Shakespeare’in oğlunun cenazesinde bile olmadığını düşünüyor.
Filmde beni en çok etkileyen şey Agnes’in yasını izlemekti. Çığlık çığlığa ağladığı sahnelerde ben de üç çocuğundan birini kaybetmiş, eşi kilometrelerce uzakta olan bir anne olmuştum sanki. Böyle bir acı nasıl taşınır, nasıl anlatılır bilmiyorum. Ama film bize şunu gösteriyor: bazı acılar sessizdir ama insanın içine yerleşir ve orada yaşamaya devam eder.
Hamnet’in ölümünden birkaç yıl sonra Shakespeare Hamlet’i yazdı. Bu oyunda ölüm, yas ve varoluş üzerine derin düşünceler vardır. Bu yüzden bazı araştırmacılar şöyle bir ihtimalden söz eder: Shakespeare tarihe Hamlet’i bıraktı ama belki de Hamlet karakterinin içinde kaybettiği o küçük çocuğun, Hamnet’in gölgesi vardı. Çünkü bazen insanlar sevdiklerini kaybettiklerinde onları mezarlarda değil, yazdıkları hikâyelerde yaşatırlar.
Filmin en etkileyici sahnelerinden biri ise yıllar sonra sahnelenen Hamlet oyununu izlediğimiz bölüm. Sahnenin en önünde olan Agnes, aslında oğlunu bir daha görebilmenin hayaliyle oradaydı. Sanki sahne ile seyirci arasında da görünmez bir bağ vardı. Çünkü sahnede oynanan hikâye yalnızca bir tiyatro oyunu değil; sanki yıllar önce yaşanmış bir kaybın yankısı gibiydi.
Oyunu yazan ve içinde rol alan William, kulise geçtiğinde aynı acıyı tekrar tekrar yaşadı. Sahneyi uzaktan izledi ve Agnes’in gözlerindeki acıya ortak oldu. Oğlu ölüm döşeğindeyken yanında olamadığı için yaşadığı pişmanlık, “iyi bir baba olamadım” düşüncesi aldığı her nefesle tazeleniyordu, her nefeste ciğerlerine batıyordu sanki.
Tüm bu acısını döktüğü bazı dizeler sahnede can buldu:
“Yaşamak mı, yoksa ölmek mi, mesele bunda.
hamlet – w. shakespeare
Kör talihin sapanlarına, oklarına zihninde tahammül göstermek mi daha mertçe olur,
yoksa kaygıların ummanına karşı silahlanıp onları yok etmek mi?”
Bu soru insanın kendi içindeki o en zor soruyu dile getiriyor: Acıya katlanmak mı daha doğru, yoksa ondan kaçmak mı?
Tirat devam ederken ölümden “uyku” gibi bahsediliyor:
“Ölmek: Uyumak. O kadar!
hamlet – w. shakespeare
Bir uykuyla kalp üzüntüsünü,
tabiatın bedene miras olarak verdiği binbir acıyı sona erdirmek…”
Bir çocuğun kaybı, bir annenin yasla baş etmeye çalışması, yıllar geçse de eksilmeyen bir boşluk…
Filmde Agnes’in bu tiradı izlediği an benim için çok özeldi. Sahnede Hamnet’i canlandıran oyuncu artık seyircilere değil, doğrudan annesine bakarak konuşuyordu. Keşke bebekken kaybettiğim kardeşim de annemin gözlerine bakıp neler hissettiğini söyleyebilseydi.
“Ölmek, uyumak: Belki de bir rüya görmek! Ya, dert orada: Çünkü bu fâni kalıbı üstümüzden sıyırıp attıktan sonra, o ölüm uykusunda kim bilir ne rüyalar görürüz düşüncesi bizi durmaya mecbur ediyor. Yaşamak felaketini uzatan, işte bu düşünce.”
hamlet – w. shakespeare
Rüyalarda görmeyi düşlediğimiz kavuşmalar sanırım hiç yaşanmayacak. Farklı bedenlerde zuhur edip kendini hatırlatacak. Tıpkı Hamnet gibi…



